Gezi

Bitlis Tatvan Gezisi

Sihirli bir dünyadır burası.
Süphan, Nemrut ve karşılarında Artos Dağları,
adeta beyaz bir büyü gibi yükselerek çevreler destanlara konu olmuş Akdamar Adasını.

7000 yıllık tarihi geçmişi olan Bitlis yolculuğumuz, Van Gölü üzerindeki Akdamar Adası ziyaretimizle başladı. Adanın adının nereden geldiğini sorduğumuzda  rehberlerimizden aldığımız ve kulaktan kulağa yayılan efsaneyi şöyle;
   Adadaki kilise keşişinin güzel kızı “Tamara”  gönlünü yakışıklı bir Türk gencine kaptırır. Tamara sevgilisine adayı bulabilmesi için fenerle işaret verecektir. Keşiş bundan haberdar olur. Kızın bıraktığı işaret fenerini, keskin ve sivri kayalıkların bulunduğu bir tarafa bırakır. Delikanlı suya girer, adadan görünen ışığa doğru yüzmeye başlar. Şanssızlık bu ya, o gece, hem çok karanlık, hem de göl aşırı dalgalıdır. Delikanlı yüzer, yüzer, yüzer…Kollarında derman tükenir. Kuvvetli bir dalga, gücü tükenen delikanlıyı yükselttiği gibi sivri ve keskin kayalara çarpar. Her tarafı parça parça olan delikanlının, gölün karanlık sularına gömülürken; “Ah Tamara, Ah Tamara!..” feryatları kayalıklardan yankılanarak Tamara’ya kadar ulaşır. Adanın ismi de o günden sonra “Ah Tamara” nın zamanla değişmesi ile “Akdamar” olur.

   Bu efsanevi hikayeyi dinledikten sonra Van Gölü’nden tekrar hareket ederek, karlarla kaplı Artos Dağı’na ulaştık. Gözlerimizi kamaştıran güzelliği ile  Güneydoğu Toroslarına kadar devam eden Artos Dağı’na görünümünden dolayı Çadır Dağı da denmektedir.

Ardında Bitlis’i saklar Artos.

Bitlis’i gezerken aklınıza hiç şüphesin bilindik o türkü gelir. Yıllar önce gerçekleşen Rus işgali sırasında Bitlis’te yapılan şeyler bu güzel şehri harabe hale getirmiştir. Bu yıllarda Bitlis’te yaşayan bir baba, işgal sonrası şehirde canlı insan kalıp kalmadığını öğrenmek için oğlunu gönderir. Uzun bir süre sonra oğul geri döner ve uzaktan meraklı gözlerle kendisine bakan babasına şöyle seslenir:
   -Şehirde yaşama dair hiçbir iz yok, sadece beş tane minare ayakta kalmış.
   İşte o çok bilinen Bitlis’te Beş Minare türküsünün bu hikayeden sonra ortaya çıktığı söylenmektedir.

   Yolculuğumuzun diğer durağı; Gelinliğini giymiş büyüleyici görüntüsü ile Nemrut Dağı eteğindeki Tatvan oluyor. Tren yolculuğu sevenler Van Gölü Ekspresi ile Tatvan’a gelip sonrasında Feribot ile Van’a ulaşabilirler. Rotamızı heyecanla görmeyi beklediğimiz dillere destan sıcak su kaplıcalarının olduğu Güroymak ilçesine çeviriyoruz. Buradan ilçe merkezine 7 km uzaklıktaki Budaklı köyüne ulaşıyoruz. Kışın ahırlarda kalan manda ve atlar, belli aralıklarla götürüldükleri kaplıcada yıkanarak temizleniyor. Metrelerce derinlikten çıkan sıcak ve şifalı suyun bulunduğu kaplıcada, köyün gençleri hayvanlarını hem yıkıyor hem de eğleniyorlar.

   Bir sonraki rotamız olan Ahlat’a; beyaza bürünmüş Nemrut ve Süphan Dağları’nın eteklerinden kıvrılıp giden yollardan ulaşıyoruz. Açık hava müzesi Ahlat,  aynı zamanda Ahlat bastonları ile de ünlü bir yer. Selçukluların ‘İslam’ın Kubbesi’ dediği Ahlat, taştan yapılmış kilimleri andıran dev anıt taşlarıyla Anadolu’nun Orhun Abideleri’ne de ev sahipliği yapıyor. Eski Ahlat’ın merkezine Harabeşehir adı veriliyor. Burası başta Selçuklular olmak üzere geçmiş medeniyetlerden kalma kale, cami, köprü, hamam ve zaviye kalıntılarıyla dolu dev bir açık hava müzesi. Burada aynı zamanda Dünya’nın en büyük Türk-İslam açık hava mezarlığı da bulunuyor. Zamana meydan okuyan mezar taşları ve özellikle kümbet tipi mezar yapıları Ahlat’ı cazibe merkezi hâline getiriyor.

Gezinin keyif veren diğer yönü de , leziz Bitlis yemekleriydi. Büryan, çorti aşı, ayran aşı, katıklı dolma tabi ki içten, saygılı, mahcup sunumlarıyla yüzümüzde mutlu tebessüm bıraktı.

You may like