Edebiyat

Nazım Hikmet RAN Kimdir?

“1902’de doğdum.
Doğduğum şehre dönmedim bir daha,
Geriye dönmeyi sevmem.
Üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim,
On dokuzumda Mos-
kova’da komünist üniversite öğrenciliği, Kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu,
Ve on dördümden beri şairlik ederim…
Kimi insan otların,
kimi insan balıkların çeşidini bilir.
Ben ayrılıkların.
Kimi insan ezbere sayar yıldızların adını,
Ben hasretlerin.
Hapislerde de yattım, Büyük otellerde de.
Açlık çektim, açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir. Otuzumda asılmamı istediler,
Kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini,
Verdiler de…”
  
1963 yılında gözlerini dünyaya kapatan Nazım Hikmet, Otobiyografi şiirinde kendi yaşamını anlatmaya işte bu cümlelerle başlıyor.

   Türk Edebiyatı’nın Mavi Gözlü Dev lakaplı ölümsüz şairi Nazım Hikmet, 15 Ocak 1902 yılında Selanik’te Dünya’ya geldi. Babası Hikmet Bey, annesi ise ilk kadın ressamlarımız arasında sayılan Celile Hanım’dır. İlk eğitimini, şiirli toplantılar düzenleyen, kendisi de bir Mevlevi şairi olan dedesi Nazım Paşa ve kültürlü bir kadın olan annesi Celile Hanım’ dan alır.

   Edebiyat ve sanatla iç içe bir çocukluk yaşamasından dolayıdır ki henüz 11 yaşındayken yazdığı ilk şiiri “Feryad-ı Vatan” dikkatleri üzerine çekti.

   Yıl 1920. 1. Dünya Savaşı sonrası ülke büyük bir buhranın içindedir. İstanbul’da ve ülkenin her noktasında işgaller başlamış, ülkenin bağımsızlığı büyük bir tehlike altına girmiştir. İşte böyle bir ortamda genç Nazım, vatan sevgisini anlatan coşkulu şiirler yazmaya başlar. ‘Gençlik’ adlı şiiriyle ülkenin gençlerini Kurtuluş Savaşı’na katılmaya çağıran Nazım Hikmet, bir süre sonra kendisi de mücadeleye katılmak için arkadaşları Faruk Nafiz, Yusuf Ziya ve Vala Nurettin ile birlikte Anadolu’ya geçti. İnebolu’da tanıştıkları Naif Kansu, Mehmet Eti ve Vehbi Sandal onlara sosyalizm üzerine fikir ve düşüncelerinden bahsederler. İlk kez duyduğu bu yeni fikirler, Nazım’ın düşünce yapısı üzerinde etkili olur. Ankara’ya vardıklarında Nazım ve Vala Nurettin’den İstanbullu gençleri Kurtuluş Savaşı’na çağıran bir şiir yazmaları istenir. Şiir oldukça etkili olur hatta iki şair bizzat Mustafa Kemal Paşa’ya takdim edilir. Nazım Hikmet yazdığı şiirlerin başarılı olması sebebiyle, cepheye götürülmek yerine öğretmen olarak Bolu’ya tayin edilir. Öğretmenliğin ardından Vala Nurettin ile Moskova’ya giden Hikmet, yaptığı seyahat sırasında yeni edebiyat akımları ile tanışır ve burada geniş bir çevre edinir. Kısa süre Moskova’da kaldıktan sonra büyük ümitlerle geri dönen Nazım, 1925 yılında hakkında çıkan tutuklama kararından kaçmak için tekrar Sovyerler Birliği’ne gitse de 3 sene sonra çıkan af ile birlikte tekrar çok sevdiği ülkesine geri döner. Memleketine döndükten sonrada Nazım’ın başı suçlamalardan kurtulamaz. Fakat aynı dönem hayatında güzel gelişmelerde olur. 1930 yılında kız kardeşinin arkadaşı “Piraye” ile tanışır. 1930’da tanıştığı Piraye ile 1931 yılında evlenme kararı alsa da, hiçbir şey istediği gibi gitmez ve Nazım bu dönem çeşitli suçlamalarla yine hapse girer ve ancak 1935 yılında kimselere haber vermeden evlenebilirler.

   Bursa Cezaevi’nden Mektuplar

   Evliliğin ardından Nazım, bu kez de donanmayı isyana teşvik etmek suçuyla tutuklanır. Bazı askerlerin dolaplarında kitapları bulunmuştur. Yargılama sonrası 28 yıl hapis cezasına çarptırılan Nazım, Bursa cezaevine gönderilir.  12 sene boyunca yayınlanma imkanı olmayan şiirleri, “Altın Gözlü Çocuğum” dediği Piraye’ye yazdığı mektupları ile Bursa cezaevinde kalır. Bu uzun yıllar boyunca Nazım tek teselliyi Piraye’den aldığı mektuplar olsa da zaman içinde kendisini sık sık ziyarete gelen kuzeni Münevver’e aşık olan Nazım, Türkiye ve dünyadan bir çok edebiyatçının destekleri ve açlık grevleri ile cezaevinden tahliye olur. 1950 yılında tahliye olduktan sonra Piraye’yle boşanırlar ve Nazım çok sevdiği Münevver ile evlenir ve Mehmed adında bir oğlu olur.

   Hayatında ne varsa, şiirinde de onu yazan Nazım Hikmet, ideallerinden vazgeçmemek uğruna, vatan sevdası çekeceğini bile bile önce Bükreş’e ardından da Moskova’ya kaçtı. Karadeniz açıklarında gemiye binerken kardeşinin eşi Refik’in “Nazım abi kurtuldunuz, harika değil mi” demesi üzerine Nazım Hikmet “Türkiye’den ayrılıyorum Refik. Buna sevinmemi mi bekliyorsun.” cevabını verecek kadar vatanseverdi. İşlemediği suçlardan dolayı yıllarını hapishanede geçiren Nazım Hikmet, sonunun Sabahattin Ali gibi faili meçhul olmasından korktuğu için ülkesine bir daha dönemedi. Ülkesine olan özlemini sık sık şiire döken Nazım Hikmet, bir şiirinde;

“… memleketim, Ne kasketim kaldı senin ora işi, Ne yollarını taşımış ayakkabım, Son mintanım da sırtımda paralandı çoktan, Şile bezindendi.” diye yazmıştır. Vasiyet şiirinde ise Nazım, son isteğini şöyle kaleme almıştır; Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,  – öyle gibi de görünüyor –  Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse, tepemde bir de çınar olursa, taş maş da istemez hani…

   Sürgün yıllarında özellikle uluslararası barış konulu konferanslara katılan Hikmet, Dünya Barış Konseyi Başkanlık Divanı’na seçilir. Eserleri çeşitli dillere çevrilir ve oyunları özellikle Sovyetler Birliği’nde sahnelenir. Mavi Gözlü Dev, 13 yıllık sürgün hayatından ardından 1963 yılında Moskova’da son eşi Vera’nın kollarında, memleketinden uzakta ve yüreğinde memleket hasretiyle hayata veda eder.

   Ölümünün üzerinden on yıllar geçmesine rağmen şiirleri, şarkılarda, tiyatro oyunlarında, oratoryolarda seslendiriliyor ve binlerce kişi tarafından söyleniyor. Doğumunun 100. yılı sebebiyle 2002 yılı UNESCO tarafından Nazım Yılı ilan edildi ve en nihayetinde 25 Temmuz 1951 yılında çıkarıldığı Türk vatandaşlığına, 2009 yılında tekrar geri dönse de Nazım, hala daha Anadolu’ya hasret şekilde Moskovadaki mezarında yatmaktadır.

You may like